21 Şubat 2017

Su, Ph (Alkali Hali) ve Kanser İlişkisi

Su, Ph (Alkali Hali) ve Kanser İlişkisi

Kanser Hücresi
Kanser hücreleri aslında vücudumuzdaki en basit yaşam formlarıdır. Sağlıklı hücrelerin yaptığı yüksek teknoloji diyebileceğimiz çalışma biçimini terk ederek gün boyunca “nefeslerini tutarak” sadece beslenip ve büyümeyi seçerler.

Nefeslerini tutarak dememizin sebebi kanser hücrelerinin yaşamak için fazla bir oksijene ihtiyaç duymaması ve bu oksijensizliğin aslında onların var olma sebebi oluşudur. Peki, sağlıklı bir hücrenin daha düşük bir yaşam formunu seçmesinin nedeni nedir? Bu soruya sadece ve sadece doğanın ilk kuralı olan “yaşamını devam ettirebilmek için” cevabı verilebilir. Eğer vücut hücrelerimiz yeterli oksijen alamazsa sadece iki seçenekleri olur; ya boğulup, zehirlenerek ölmek ya da az oksijenli bir ortamda yaşayacak şekilde kendilerini değiştirmek; yani bir kanser hücresi olmak.

pH Değeri ve Kanser

 

 

 

 
Potansiyel Hidrojen“ sözcüklerinin kısaltması olan pH, herhangi bir solüsyon içerisindeki hidrojen iyon konsantresini gösterir. 1 ile 14 arasında bir değer olan pH skalasında 7 nötr (yüksüz) kabul edilir ve H2O formülü ile bildiğimiz su molekülünündeki pozitif değerli “H+” ve negatif değerli “OH-“    iyonlarının eşit  yüklerde (dengede) olduğu konumdur. Eğer  “H+” iyonları fazlalık gösterirse solüsyon “asidik” olarak adlandırılır ve fazlalığına göre 1 – 6.9 arasında bir değer alır. Eğer “OH-“ iyonları fazlalık gösterirse (dolayısı ile oksijen) o zamanda solüsyon “alkali” olarak adlandırılr ve 7.1 – 14 arasında bir değer alır. pH değerinin 7,365 olması kanımızı “alkali” olarak değerlendirmemizi sağlar, yani yaşam formumuz “alkali” dir.

Vücudumuzdaki tüm hücreler bir pil gibi düşünülebilir. Bu pil ihtiyacı olan tüm yakıtları alıp artıklarını dışarıya atabilmek için  yaklaşık 90  milivoltluk bir  elektrik yüküne sahiptir. Bu elektrik yükünde hücrenin içerisine glikozu taşıyan potasyum ile oksijeni taşıyan sodyum, magnezyum ve kalsiyum birlikte girebilirler. Sağlıklı bir hücrenin güç istasyonu olan mitokondrisinde karbonhidratın oksijen yardımı ile yakılması ile enerji oluşur ve kalan artık maddeler atılır. Bu döngü aynı zamanda hücre pH değerini 7.35 olarak sabit tutar. Oksijen yakımı ile enerji üretimi döngüsünün verimliliği ise potasyuma dayalıdır. Hücresel zarda bulunan “pompa” lar ise düzgün çalışmak için magnezyuma ihtiyaç duyarlar. Bu pompalar içeriye potasyum pompalarken dışarıya da sodyum çıkartırlar.

Modern beslenme düzenimizdeki sodyum fazlası ve potasyum azlığı, yeterli magnezyum almamamız  ile  de  birleşince hücredeki  enerji  düşüşü  hücremizin  elektrik  yükünü  90 milivolttan 40 milivoltlara kadar düşürerek artık sadece potasyum yani glikozun girişine izin vererek oksijeni taşıyan minerallerin yolunun kapanmasına sebep olur.
Oksijeni olmayan bir hücre pH dengesini kaybederek asidik konuma geçer çünkü bu anormal metabolik durum glikoz ile bir fermentasyona yol açarak laktik asit oluşumuna da sebep olur. Laktik asit ise hücre pH ını 6.5 in altına çeker, DNA formasyonunu bozar ve RNA mesajlamasını değiştirerek hücrenin büyüme kontrol yeteneğini siler,  başka bir açıklama ile hücrenin enerji düşüşü, “P53” adı verilen ve enerji ihtiyacı yüksek olan DNA onarım geninin yetersiz enerjiden kapanmasına fakat “ras” adı verilen hücre çoğalma kontrol geninin düşük enerjide de çalışabilmesinden dolayı işleme devam ederek hücreyi kanser hücresine çevirmeye başlamasına sebep olur.

Asitleşme büyük risk! Alkalileşmek çare!
phscale_99988_212615

 

Vücudumuzda bulunan en kuvvetli asitler olan sülfirik asit, fosforik asit ve nitrik asit protein alımı fazlalılığından oluşur çünkü protein vücudumuzda bölünmeye uğradığında bu asitleri oluşturur. Günlük ortalama 40 gr. tüketimi önerilen protein fazlasının oluşturduğu asitlerin böbreklerimiz dışında vücudumuzdan atılma yolu yoktur çünkü yediğimiz limon ve sirkede bulunan asetik asit ve tartarik asit gibi zayıf asit türlerinde olduğu gibi vücudumuzun bu asitleri su ve karbondioksit olarak çözümlemesi mümkün değildir. Fakat sorun bu asitlerinkuvvetli asit formunda böbreklerden atılamayacağı çünkü yollarının üzerindeki tüm organları yakacağıdır. Bu nedenle vücudumuz en değerli minerallerinden vazgeçerek bu asitlerle birleştirip nötr tuzlar halinde dışarıya atar.

Sodyum, potasyum, magnezyum ve kalsiyum gereksiz yere harcanır; örneğin kemiklerimizdeki kalsiyum sülfürik asit ile birleşerek kalsiyumsülfat oluşturur. Sonuç olarak anlıyoruz ki ne kadar fazla protein, o kadar fazla mineralsiz, zayıf ve “asidik” vücut. Birkaç takviye mineral tableti alıp sorunu çözebiliriz diye düşünebilirsiniz ama YANLIŞ !!! çünkü vücudumuz sadece SEBZE ve MEYVE lerden alınan mineralleri  hücrelerimiz  için  kullanabilir,  başka  bir  deyişle;  ORGANiK  mineraller vücudumuzun kullanabileceği tek mineral tipi olup, kayalardan elde edilen inorganik minerallerin kullanılmasına vücudumuz uygun değildir. Örneğin bir bitkiden alacağınız sodyum, sofra tuzundaki sodyumdan çok farklıdır ve bütün sofra tuzunu yeseniz bile hücreleriniz sodyum eksikliği çekebilir çünkü inorganik mineraller vücudumuzun tamamen değişik foksiyonlarına hizmet ederler.

Kanser hücrelerinin bir marifeti de bağışıklık sisteminin kendilerini tanımasını ve müdahale etmesini zorlaştırmak için etraflarını sağlıklı bir hücre zarının 15 katı kadar kalınlıkta “fibrin” adı verilen bir protein örtüsüyle kaplamış olmalarıdır. Hayatımız boyunca vücudumuzda oluşan ve her seferinde pankreasımız tarafından salgılanan bir enzim olan “pankreatin” tarafından yokedilen kanser hücrelerinin bu kalın duvarının yıkılması pankreatin içeriğindeki tripsin ve kimotripsin enzimleri sayesinde olur. Et yemenin bağışıklık sistemine hiçbir katkısı bulunmadığı gibi  tam  tersine  zararları  bulunmakta,  et  proteinleri  bağışıklık  sistemimizin kanser hücrelerine müdahalesi için gerekli olan kripsin ve kimokripsin enzimlerini kullanıp yoketmektedir. Sebze proteinleri ise bu enzimleri kullanmamaktadırlar.

Yediğimiz “organik” yiyeceklerimizde bulunan “canlı” enzimler ısı 41⁰ C sınırını geçtiği zaman canlılığını kaybeder ve ne pankreasımıza ne de bağışıklık sistemimize faydalı olamazlar. Ayrıca vücudumuz yaşamsal önemi bulunan asit/alkali balansını korumak zorunda olduğundan, 7.4 olan alkalik pH dengemizi kronik asitleşmeye doğru adım adım götüren işlenmiş gıdalar, fast food, kızartmalar, mandıra ürünleri ve tam pişirilmiş yiyecekleri hayatımızdan çıkartarak mümkün olduğunca çiğ veya canlı enzimleri kaybolmadan buharda ısıtılmış taze sebze, yeşil salata veya meyveye dayalı “Çiğ” (Raw Food) beslenme tarzı, kanser bakış açısından işte bu temellere dayanmaktadır

Unutmayın kanser tedavisi olmayan bir hastalık değildir! Eğer alkali yaşam biçmine döner sağlıklı beslenip alkali içecekler tüketirsek kanseri vücudumuzdan atarız.

İLK ADIM; ALKALİ SU İÇİN…
Alkalite vücut hücrelerince kolayca absorbe edilen iyonize durumdaki minerallerin varlığına ve sudaki yüksek oksijen (OH-) varlığına bağlıdır. Oksijen OH- formundadır. Vücut tarafindan kolayca kullanılır. Oksijenin bu formu ayrıca serbest radikallerin nötralize edilmesini sağlar. OH- ile oksijen kaynağınız kesilse bile kısa bir süre de olsa yaşayabilirsiniz. Bu sebeple ne kadar OH- alınırsa o kadar da dayanım süresi olacaktır.

Aktive edilmiş su güçlü bir Antioksidandır. Alkali su cihazı, musluk suyunu yaşlanmayı geciktiren negatif ORP’Ii (- yuklü elektronlar) ihtiva eden, likit Antioksidan haline dönüştüren bir cihazdır. Kısaca, vücudumuzda negatif ORP nin arttırılmasi olayı, oksidasyon nedeniyie oluşan hastalıkların oluşumunu önleyen ye yaşlanmayı geciktiren çok önemli bir faktördür. Genel olarak Aktive edilmiş su vücudumuzun hücre seviyesinde yenilenmesine yardımcı olur.

Aktive edilmiş su, vücuda bol miktarda oksijen ye enerji sağlar. Aktive edilmiş suyun diğer Antioksidan özelliği hidroksil (-OH) iyonlarını içermesidir. Bu iyonlar Vitamin A, Vitamin C ve Vitamin E de olduğu gibi, ekstra elektron ihtiva eden Oksijen molekülleridir. Bu hidroksil (-OH) iyonları, bünyelerinde stabil olmayan Oksijen molekülleri nedeniyle hastalıklara neden olan “Serbest Radikaller” i temizlerler. Hidroksil Antioksidanları ile Serbest Radikaller, karşılaştıklarında birbirlerini imha ederler, bunun sonucunda vücuda bol miktarda Oksijen ve enerji sağlanır.

 

YÜKSEK PH TERAPİSİ – İNSAN VE FARELER ÜSTÜNDE YAPILAN HER VAKKADA TÜMÖRLERİN YOK OLDUĞU GÖZLEMLENMİŞ

Amerikan Tıp Kütüphanesi – Pub Med
Kütle spektrometresi ve izotop la yapılan çalışmalarda potasyum, rubidyum ve özellikle sezyum kanser hücreleri tarafından başarılı bir şekilde alınıyor. Bu alınım A Vitamini ve C Vitaminiyle çinko ve selenyumla destekleniyor. Sezyumla hücrelerdeki pH seviyesi 8 e çıkarılıyor. Hücrelerdeki bölünme ve yaşam ömrü kısalıyor.

Farelerde sezyum ve rubidyum kullanıldığında 2 Hafta içinde tümörlerin küçüldüğü gözlemlenmiş. Bununla birlikte farelerde kanserin yol açtığı hiç bir yan etki gözlemlenmemiş. 30’un üstünde insan test olarak kullanılmış. Her vakkada TÜMÖRLERİN YOK OLDUĞU GÖZLEMLENMİŞ.BUNUNLA BİRLİKTE KANSERDEN KAYNAKLANAN BÜTÜN YAN ETKİLER 12 İLA 36 SAAT ARASINDA YOK OLMUŞ!. KEMOTERAPİ VE MORFİN ALAN HASTALARDA BU SÜRE DAHA UZUN SÜRMÜŞ. pH Terapisiyle gıda alınımına bağlı olarak kanserin tekrar etme riski çok düşük görülmüş.

 

Kaynak http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/6522424?dopt=Abstract
Bunla ilgili Video : http://www.youtube.com/watch?v=Xj9y1AmofKE

 

Dr. Robert Young’ın Videosundan tercüme

genç drİnsan hücresi ortam sağlıklıysa sağlıklı kalır. Örnek vermek gerekirse akvaryumunda yaşayan balıklar hasta olursa ne yaparsınız. Balığımı tedavi edersiniz yoksa akvaryumun suyunu mu değiştirirsiniz. Tatbikî akvaryumun suyunu değiştirirsiniz. Aynı şekilde vücudumuza bakarsak vücudumuz 70 trilyon hücreden oluşur ( eğer vücudumuz sağlıklıysa ). Doğduğunuzda vücudumuzun % 90 nını su oluşturur, öldüğünüzde ise vücudun %50 sini su oluşturur. Vücudumuzda bulunan suyun kalitesi ( pH ı ) yüksekse hücrelerimiz canlı ve sağlıklıdır. Bir hastalığa yakalandığınızda hastalığı tedavi etmek yerine hastalığa sebep olan ortamı düzelttiğinizde o zaman hastalığında kalmadığını göreceksiniz. Mesela suyu buzluğa koyduğumuzda ne olur sıvı düzeyden katı düzeye geçer NEDEN? Çünkü ortam değişmiştir, sıcaklık değişmiştir. Bu durum insan vücudu içinde aynıdır. Mesela Kanseri ele alalım, kanser bir hastalık değildir. Kanser ortamın asidik seviyeye geldiğinde hücrelerin o ortamda kendilerini dönüştürme ( uyumlama ) durumudur!

Peki, sizi dinleyenlere nasıl beslenmeleri gerektiğini tavsiye edersiniz? Alkali gıda ve elektron açısından zengin gıdalar tüketmelerini öneririm. 30 yıllık araştırmama göre asidik gıda tüketildiğinde bu yaşam biçimimizi olumsuz yönde etkileyerek bizim kendimizi hasta hissetmemize, beynimizin düzgün çalışmamasına, devamlı yorgunluk hissi içinde olmamıza sebebiyet verir. Vücudumuz asidik olduğunda beynimiz gerekli elektriği asidik ortamda iletemez ve bu bizim doğru düşünemememize sebebiyet verir. Bundan dolayı alkali gıdalar tüketmemiz çok önemlidir. (alkali gıdalardan örnekler veriliyor)

Vücudumuzun birçok yeri tuz la kaplıdır. Potasyum ya da magnezyum la dolu değildir, sodyum la (Na) kaplıdır. Sodyum sadece midenin sodyum bikarbonat la aldığımız gıdaları alkalize etmemize yaramaz, sodyum aynı zamanda vücudumuzun en önemli yapı taşıdır. Aldığımız gıdaların hepsi sodyum sayesinde alkalize edilir ve onun sayesinde vücudumuzu alkali düzeyde tutarız. pH ten bahsederken insanların daha çok ilaca değil, insanların eğitimine ihtiyacımız var. Dünyadaki 6cı en hasta ulus haline geldik diyor. Çocuklarımıza alkali gıda yemeye yöneltmeli onlara nasıl sağlıklı kalacakları yönünde bilinçlendirmemiz gerekir diyerek sonlanıyor.

Kanser hücresi diye bir şey yoktur!

DR. Young mikrocanlıların (microzyme) ortama göre şekil değiştirdiklerini Pleomorphism de bunların 3 aşamadan geçtiğini önce maya sonra mantar sonrada kitlelere dönüştüğünü anlatmaktadır.

Aldığımız gıdalardaki asitlerin önce kana karıştığını, daha sonra kandan dokulara geçtiğini ve dokulara geçen asitlerin hastalıklara ve kansere sebeb olduğunu söylüyor. Nasıl sepette duran bozuk bir elma diğer sağlıklı elmalara bu bozulmayı aktarıp dağıtıyorsa onlarında çürümesine neden oluyorsa aynı şey vücudumuzda meydana geliyor. Hücrelerin ÇOĞALMASI KANSER DEĞİLDİR. Hücreler form değiştirmezler. Hücreler içlerine giren asitten dolayı sadece işlevlerini doğru bir biçimde yerine getiremezler.

Kanser hücresi diye bir şey yoktur!. Sadece içinde yüksek miktarda asit barındıran hücre diye bir şey vardır. Hücreler arasında bu miktar arttığında bunun başka hücrelere yayılmasını önlemek için vücudumuz bunları belirli bölgede tutarak tümörleri oluştururlar. Böylece bunların yayılmasına bedenimiz tümör adı verilen kitleler oluşturarak çözüm bulur. Bazen genetik yapımızdan dolayı vücudumuzun sadece belirli bölgelerinde bu asitler toplanır. Mesela Göğüs kanseri gibi.
Tümörler aslında problem değildir. Onlar bedenimizde neyin yanlış gittiğini gösteren işaretlerdir. Kanserin metasdas yapması hücrelerin içindeki asitlerin diğer hücrelere sıçramaya başladığını gösterir.

Kanser beklenmedik bir şekilde oluşmaz. Hayatımızda yaptığımız yeme içme alışkanlıkları bizim kanser olmamıza sebebiyet verir. Eğer asidik beslenme alışkanlığımız varsa ya da asidik bir yaşam şeklini benimsemişsek bu kansere yakalanmaya davetiye çıkarır. Eğer alkali bir yaşam biçimi seçmişsek o zaman sağlıklı ve kanserden korunmuş bir şekilde yaşarız.

Unutmayın kanser tedavisi olmayan bir hastalık değildir! Eğer alkali yaşam biçmine döner sağlıklı beslenip alkali içecekler tüketirsek kanseri vücudumuzdan atarız.

 Kemoterapinin Başarı Yüzdesi Ne Kadar?

Sonuçlar: Başarı yüzdesi Amerika’da % 2,3 Avustralya’da % 2,1. İngilizce Medikal Kütühanede şunlar yazıyor:

RESULTS:The overall contribution of curative and adjuvant cytotoxic chemotherapy to 5-year survival in adults was estimated to be 2.3% in Australia and 2.1% in the USA.

Sonra kemoterapi hakkında pubmed ne yazmış ona baktım Andreas Moritz’in söylediklerini doğrulamışlar. Kanser hastalarının 5 yıl hayatta kalma şansı Avustralya’da % 60. Şurası kesin ki cytotoxic ( yani ciddi zehir demek ) kimyasal tedavi ilaçları kanser hastalarının hayatta kalabilmelerinde sadece çok minör bir değişiklik yapabilir.

CONCLUSION:As the 5-year relative survival rate for cancer in Australia is now over 60%, it is clear that cytotoxic chemotherapy only makes a minor contribution to cancer survival. To justify the continued funding and availability of drugs used in cytotoxic chemotherapy, a rigorous evaluation of the cost-effectiveness and impact on quality of life is urgently required.
Kaynak http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/15630849

 

Kanser Ölüme Sebep Olmaz!!! BU YAZIYI MUHAKKAK OKUYUN!

Andreas Moritz BU VİDEODA bedenin nasıl kendisini tedavi ettiğini anlatıyor. Adreas Moritz bütün kanser hastalarına bakın hepsinde ‘’Vitamin D eksikliği’’ görürsünüz diyor. Burada çok pozitif konuşuyor eğer yeterli Vitamin D yani güneş ışığı alırsanız ne grip, ne nezle nede bir hastalığa yakalanmazsınız, yakalansanız bile vücut kendisini kısa sürede onarır. Vücutta tümörler oluşur sonra yine oluştukları gibi yok olurlar. Vücudun bağışıklık sistemi güçlü olduğunda vücut kendisini çabucak tedavi eder.

Modern yaşam, bilgisayarlar, kapalı odalar, kapalı çalışma alanları, evden çıkıp işe gitme, hep kapalı ortamlarda kalma hepimizde D vitamini eksikliğine sebebiyet verebilir. Bu hep unutulan bir konu haline gelmiştir.

Sosyetik toplumumuzda en ufak durumda gidip eller yıkanır. Hâlbuki derimizin üstünde derimizi koruyan bakteriler vardır. Bu bakteriler derimizin sağlıklı kalmasını sağlar. Bu bakterileri biz yok ettiğimizde, bağışıklık sistemimiz zayıflar, tembelleşebilir. Tekrar ilginç bir görüş söylenir ki; “kanser hücrelerinin vücudumuzda olması bağışıklık sistemini canlı ve aktif halde tutar. Bedenimizde yaşamımız boyunca her zaman kanser hücreleri vardır. Bedenimiz her zaman bu kanser hücrelerine sahiptir.”

Şimdi daha ilginç bir şey söylenmektedir “Ölen insanlarda yapılan otopsilerin %80 – 85 de bu insanların tümör ya da kanserden ölmedikleri’’ yönünde bir değerlendirme. Şöyle ki;  ‘’Kanserin kendisi ölüme sebebiyet vermez, kanserden dolayı ölmezsiniz. Tümörler ortaya çıkar ve sonra yok olurlar .. Giderler. Eğer ortamı değiştirirse, yediği diyeti düzeltir sağlıklı beslenirse, stresi düşürürse ve güneşe çıkıp d vitamini alırsa vücut zaten kendisini tedavi eder. Neden insanlar kış aylarında grip nezle olurlar çünkü vitamin d düşük orandadır. Neden gribe yakalanırız mikroplardan dolayı hasta olmayız. Yeterli egzersiz, yetersiz gıda ve yetersiz d vitamininden dolayı hasta oluruz. Amerikalıların % 85 vitamin d düşüklüğü vardır. Kanser hastalarına baktığımızda vitamin d eksikliğine sahip olduklarını görürüz 2 gün önce bir üniversitede yapılan araştırmaya göre (creighton university school of medicine) kanser hastalarının % 77 si vitamin d seviyesi normal seviyelerde olduğunda korunurlar yani kanser olmaktan korunurlar. Eğer % 77 başarı şansı varsa düşünsenize ilaç şirketleri için % 77 lik bir kayıp demek bu!

Kemoterapi ilaçlarının başarı oranı % 2,3 tür. Avustralya’da bu % 2,1’dir. Radyo terapinin başarı oranı %2,2 civarındadır. Güneşin tedavi etme gücüyle bu oran karşılaştırıldığında ( % 77 ). Eğer yeterli d vitamini alırsanız ne nezleye, ne gribe ne kansere ne diyabet hastası olmazsınız. Bütün bu hastalıklar düşük d vitamini sebebiyle oluşur”

Kaynak http://www.youtube.com/watch?v=wzdiMBtOjwE

 

Vücut Kendisini Yağ ile Tedavi ediyor – Kolesterol sayesinde vücudumuz aslında hayatta kalıyor.

Çok mantıklı anlatıyor, öncelikle kolesterol için eğer tereyağı yemezseniz kolesterolünüz yükselir diyor. Vücudunuzda kolesterol üreten birincil organ karaciğerdir. Eğer dışardan yağ almazsak bu sefer bu yağın 4 kat fazlasını vücut üretir, böylece kolesterol seviyeniz yükselir. Ama yağ tüketirseniz kolesterol seviyeniz dengelenir ve düşer. Eğer yeterli kolesterol üretemezseniz kalp krizi riskiniz yüksek’tir. Hiç bir zaman yüksek kolesterolle kalp krizi ilişkisi doğrulanmamıştır. Yeterli kolesterol yoksa kalp krizi geçirirsiniz. Eğer statün hapları kullanarak kolesterolü azaltırsanız, bedenin kendisini tedavi etme mekanizmasını bozarsınız. Karaciğer safra (bile) üreterek vücudunuzun kendisini tedavi etmesini sağlar. Eğer karaciğer yeterli safra salgılayamazsa, yediğiniz gıdaları sindiremezsiniz. Yediklerinizi sindirebilmek için safraya ihtiyacınız vardır.

Statün haplarını (kolesterol düşürücü haplar)alarak aslında vücudunuzun her hücresine zarar verirsiniz. Vücudun sindirme sisteminde zarar verirsiniz. Kolesterol düşürücü hapları alırsanız karaciğer problemleri yaşamaya başlarsınız. Karaciğer yetmezliği bundan dolayı gerçekleşir. Bu hapları aldığınızda karaciğer ‘in çalışma kapasitesini bilmiyorsunuzdur.

Not: Şimdi videoyu baştan tercüme ediyorum: Bayan soruyor kolesterol ve kalp krizi geçirme hakkında ne düşünüyorsunuz?

Statinler yani kolesterol düşürücü haplar tüm zamanların en büyük para getirisi olan haplardır. Kolesterol 200’dü şimdi onu aşağıya çekmeye çalışıyorlar (Not: Bir yakınım bu değerin eskiden 300 olduğunu söylemişti) şimdi 120’lere indirdiler. Bu sayede milyonlarca hasta kazanıyorlar. Gerçek kolesterol seviyesinin ne olması gerektiğini gösteren bilimsel hiç bir veri yok ‘tur. Kolesterolü düşürdüğünüzde kanser olma riskinizi yukarıya çekersiniz. Sadece kanser olma riskinizi yükseltmekle kalmaz, kalp krizi geçirme olasılığınızda yukarı çekersiniz. Parmağınızı kestiğinizde orayı onarmak için giden ilk hormon kolesteroldür. Kolesterol yoksa vücudunuzu onaramazsınız. Kanamanın durmasını sağlayan, o bölgenin iyileşmesini sağlayan kolesteroldür.

Kolesterol bizim hayatta tutan şeydir. Kolesterolü düşürdüğünüzde vücudun kendisini tedavi etme mekanizmasını bozarsınız. Vücut kendisini onaramaz. Kolesterol e ihtiyacımız var’dır. Eğer tereyağı yemezseniz, bu sefer karaciğer 4 kat fazla kolesterol üretmek zorunda kalacaktır.

Kaynak http://www.youtube.com/watch?v=cs_cY6jNPZY

Facebook Yorumları

Yazar Hakkında